2 Haziran 2018 Cumartesi

gidiyorum, bu*

yazmaya ilk başlayışım kendimi keşfetmeye başladığımdaydı, ilk duygusal karmaşalara girmem, tüm gerçeklikten kendimi soyutlamam, bi şeyler anlatmak istemem ilk falanlarım ilk filanlarım.
ve bilgisayarla tanışıp interneti kullanmaya  başladığımdan beri en büyük hayalim kendime ait bi sayfamın olmasıydı.
o zamanki zevklerime göre simli giflerle, renkli perilerle süsleyecektim.

ve 13 yaşındayken blog nimetini keşfettim. o zamanki zevklerime göre kalemlerle ve turuncularla süsledim.  çok düşünülmemiş ama kendimle tamamen özdeşleşen bi isim koydum, hayallerim yazıyor.

önce anonim yazdım, sonra büyüdüm, blogum büyüdü, ismimi herkes gördü, beni tanıyan herkes yazdıklarımı okudu ve tanımadığım bir sürü insan beni böyle tanıdı.

aldığım yorumlar beni mutluluktan ağlattı, ve şevkim, hayallerim, planlarım arttı, büyüdü ve tabi güzelleşti.
tüm bunları anlatınca başlığı değiştiresim geldi aslında.

şu an öğlen güneşi altında bi kaldırım kenarında duvara yaslanmış oturuyorum. güneş dizlerimi yakıyor. çocukluktan ergenliğe geçişimi ve ergenliğimi bitirişimi anlatan beş yıllık güzel bir şeye güzelce son veriyorum. üzerime böcekler tırmanıyor ya bi durun zaten ortalık karışık.

Çok değerli dostlarım, -gerçek anlamında- yazdığım herhangi bi cümlenin birileri tarafından zaman ayrılıp okunmasını bilmek çok değerliydi, sakın yazmayı bırakma diye başlayan yorumlar paha biçilmezdi.

yazmayı bırakmıyorum, bu blogu bütün saflığıyla ve benliğimle temiz bırakıyorum. başka yerlerde başka şeyler yazmaya devam edeceğim. hatta belki de başlamışımdır bile.

sizleri seviyorum, teşekkür ediyorum ve tam bu kelimeyle, bitiriyorum.

https://youtu.be/Eab73YK8Pwo

7 Nisan 2018 Cumartesi

doğduğum güne dair

Ellerini uzat,
 Ben zemherinin başladığı gün doğdum;
 Kalbimin nasıl ısındığını fark ettin mi?
 Üşüdün ya, ellerini uzat, doğduğum gün kadar soğuk değilim yemin ederim, ısınmanı istiyorum.
 Dünyadaki ilk gecem; ay'ın en büyük evresinde olduğu geceydi.
Fakat ismim ay'ın en yalın halinden ibaret.
Tanışmıştık ya unuttun mu?
bana göre uzun zaman önceydi.
 Ay doğduğum gece en parlak halindeymiş, gözlerimin parladığını söylemeni seviyorum.
 Günlerin uzamaya başladığı günün sabahıydı ilk ağlamam, baharın müjdecisi derler, yine de hala günlerim yetmez ya bana.
Bir türlü yetişemedik bütün bir güne fark ettin mi?
Ellerini uzat diyorum üşüyor gibisin hala.

Ben doğalı çok oldu, ama defalarca tekrar doğdum gördün değil mi? Yeniden ısındı kalbim, yeniden parladı gözlerim ve yeni baharların müjdesini getirdim.

Bu balkon bize fazla büyük geliyor, yanıma otur. Hava soğumakta hala, bu gece bu baharın en soğuk gecelerinden. Korkularımı sana anlatmam gerek, ellerini uzatırsan bana güven veriyorsun.
Haberin olsun, bu gece bir kez daha doğuyorum, seninle büyüyecek olmak hoşuma gidiyor.
Ellerimi bırakma ben bir zümrüdüanka'yım, her yandığımda küllerimden doğuyorum.

Bir de, aslolandan tam on bir gün geç doğdum biliyor muydun? 
Ya annemi çok sevmiştim ya da burayı daha gelmeden sevmemiştim
-----
Burayı hala sevmiyorum, ama şu anı; oturduğumuz balkonu ve sarıldığımız örtüyü seviyorum. Seninle konuşmayı, yüzümüze vuran rüzgarı ve nefeslerimizi dinlemeyi seviyorum.
Ayrıca, ellerimi tutmanı ve seni seviyorum.

2 Mart 2018 Cuma

birtakım farkındalıklar üzerine

  Selam insanlar! Okul kantininde, biyoloji konu anlatımlı kitabımın arkasındaki ders notları sayfasından yazıyorum. Aynı sayfadan iki tane var; bi öncekine de daha önceden tanıdığım birine bir tür mektup ya da her neyse bir şey yazmışım.
Bu sefer yazacaklarımın intihar notu mu* , herhangi bi deneme mi olacağına sanırım kalemin gidişatı karar verecek.  Ya da her şeyi yazdıktan sonra en sona eklediğim cümle. 80-90 dönemlerine ait bir çalma listesi dinliyorum. Yani, ayağımı bi ritimle sallayıp ''its reynin men, halaluyaah'' diye mırıldanırken pek de duygusal, şairane ruhumu konuşturamıyorum. Aslına bakarsanız ben uzun süredir o duygusal, edebi (?) ruhumu konuşturmuyorum.  -Tabi ki tercihen-

 Uzun süredir burda olanlar var -sizi seviyorum- hatırlıyor musunuz, ''ellerim kanayana kadar yazmak istiyorum'' ları ya da fazla baymış 17 yaş edebiyatını?  -o kadar da kötü değildi ya-
Eminim en büyük yazarların bile eskilerden utanmak demeyelim de; çaylaklık döneminde, kendi sesini bulana kadar yazdıklarına gülümseyerek bakmışlığı vardır.
Ben süper bir okur değilim, elime geçen şeyleri ya da seveceğimi düşündüğüm şeyleri vakit buldukça okurum işte. Yazmaya olan büyük bağlılığımın aksine o kadar da edebiyata düşkün biri de değilim.
Büyük yazarların biçemleri, içerikleri vesaireleri anlamıyorum, ilgimi de çekemiyor ya, eleştirmen-araştırmacı da değilim ki. Umarım büyük bir ayıp değildir bu.

 Sadece üstadım dediğim Montaigne var sıkılmadan yazdığı her şeyi ve hakkında yazılmış her şeyi okuyabileceğim. Montaigne bir şovmen değildi, işi gücü kendiyleydi ki bu da popüler kültürün işine gelmedi. İyi ki de gelmedi, pop kültürden nefret eden 21. yüzyılın yeniyetme monteyninin -bkz: ben-
işime geldi. O göz önünde bulunuyor olsa da pek ilgi gösterilmedi, ben de bütün ilgimi ona harcamaya karar verdim.

 Denemeler'in önsözünde şunu diyor: '' ...Kısacası okuyucu, kitabımın ana konusu, benim. Öyleyse boş zamanlarını böyle önemsiz ve anlamsız şeylerle harcaman akıllıca olmaz. Haydi hoşça kal.''
Aslında önsözün tamamını buraya bırakmak istiyorum. Bu bile neden bu denli önemsediğimin gerekçesi olabilir. Buyrun
Bütün derdim kendimledir.
 Sanatta en büyük idolüm bu sözü söyleyen, denemenin babası olduğu için, benim de bütün derdim kendimledir.
Bu yüzdendir ki yazdıkça kendimi çözmeye çalışıyorum, ki bunu daha önce söylemiştim. Kendini tekrar eden yazara da dönüşmeye başladım. Yazar demek epey cüretkar oldu.
Daha önce söylediğim ya da sorduğum bir başka mesele de şu, kendini keşfedip, mutlu olmayı öğrenip bununla yaşamak mı yoksa bir şeyler uğruna emek harcayıp başka insanları da başka şekillerde mutlu edebilmek mi? Hiç olmazsa insanlara yaşıyor olduklarını hatırlatabilmek mi?
Bu çok tehlikleli bi ikilem dostlarım.
''she is a maniac, maniac on the floor''

 Kendimi toplumdan daha doğrusu kalabalıktan uzak -yalnız başıma demiyorum- sorunlardan uzak belki ufak bir evde ve bir süredir güzelliğini keşfedip aşığı olduğum doğa ile iç içe hayal ederken içimden taşıyorum, heyecandan olduğum yerde dans ediyorum. ''and she dancing like she's never danced before...'
 Bir yandan da belli bir sisteme ayak uydurmak zorunda kalmış -kendim de dahil- uyuyan insanlarda bir farkındalık oluşturmak; okuyup para kazanmak, emekli olmak için çalışmak ve asla bitmeyen bir 'daha iyisi için' çabalamak çılgınlığından çekip mutluluğu hissetirdiğimi hayal ediyorum. İçimi tarif edilemez bir huzur dolduruyor, bisiklet sürerken yüzüme çarpan rüzgarı hatırlatıyor.

Bazı konu başlıkları bırakıyorum, yazım konusunda belki şekil ve içerik değişikliğine gittiğimi fark edersiniz, belki de burda beş yıldır minik minik adımlar atan kızınız hayallerim yazıyor büyüyordur ^^

-Doğanın güzelliği ve bizim ona yaptığımız büyük çok büyük kötülükler
-Kapitalizm ve benzeri sistemler, bi şeyler yapmak, düşünmek zorunda bırakılmamız
-lükse, gösterişe, daha iyiye, karşı olan bitmek bilmeyen kara sevdamız
-hayvanlar ve tarif edilemez güzellikleri
- düşünen hayvanlar :p

Bu günlerde en çok kafamı kurcalayan, üzerinde düşündüğüm, içimi titreten konular sanırım bunlar. Bu bir tür giriş yazısı olsun, büyük bir bilgi birikimiyle bunlar hakkında yazacağım diyemem ama düşünüp bi şeyleri fark eden biri olarak fikirlerimi anlatmaya çalışacağım ki aslında uzun uzun yazmaya bile gerek yok, sadece başlıklar üzerinde biraz durunca insan için uyanış başlıyor.

''Yaz dostum, Barış söyler kendi bir ders alır mı?''

Umuyorum ki alır. En azından hayalleri ve daha güzeli planlara dönüşen hayalleri bu yönde.
Ayrıca, sanırım ikinci hayali seçiyorum, koşun kurşun eritmeğe çağırıyorum.''


*just kidding bro :p
**gizli tavsiyeler gerçekten tavsiyemdir.

25 Ekim 2017 Çarşamba

iyileştin, güzelleşiyorsun

Başlamadan önce; her şeyi daha anlamlı kılan şu yazıya davet ediyorum. http://hayallerimyaziyor.blogspot.com.tr/2017/02/iyilesiyor-gibisin.html?m=1


Yüzünde kendini bolca belli eden bir yorgunluk görüyorum. Başarıya koşuyor olmanın tatlı ve bitirici yorgunluğu. Kızarıklıkların azalmış, sen çok güzel bir kadın olmuşsun. Kilonu geri kazanmışın, yüzüne renk gelmiş. Kalbinin kırıklarını birleştirme işinde iyi gidiyorsun.
Çığlıklar atıyorsun, sevinç çığlıkları. Sevgini bağırıyorsun tüm dünyaya; bulutların üzerindesin.
Dimdik yürüyorsun sanki ömrün boyunca en yüksek zirvelere mi tırmandın? Belki haklısın.

Kahve kokuyorsun daha ağzında tadı duruyor. Çok güzel kokuyorsun insanlar sana sarılmak istiyor ve onlara mutluluk veriyorsun. Bu gerçekten sen misin, beni gururlandırıyorsun.
Bir şey itiraf edeyim; sen çok güçlüsün. Daha iyiye gidiyorum diyerek kendini avuttuğun için teşekkür ederim, çok güzel gittin.
Kalbini defalarca kırmışlar hem de en derinlere girmelerine izin verdiğin kişiler. Hepsini affetmişsin. Hüzünlerinin olgunluğu yüzüne ve düşüncelerine yansımış. Küçücük yaşında tatmadığın duygu kalmamış, iyi ki de kalmamış. Çok güzel bir insan olmuşsun.
Umudun tüm ruhunu kaplamış ve yaşayabileceğin en güzel hisleri yaşamayı hak ediyorsun, gidebileceğin en uzak sınıra ulaşmayı, hak ediyor ve bunu istiyorsun.
Kendinle öyle barışmışsın ki tüm dünyayı sevecek hale geliyorsun. Daha ona var.
Sevgiyi harcamadın. Birini sevmenin hangi boyutta olursa olsun, adı ne olursa olsun asla acı vermeyeceğini öğrendin. Ayrılıklar, özlemler, mesafeler acı verir ama sevgi her zaman insanı güzelleştirir. Sevgi her yeri güzelleştirir bunun farkındasın ve kimseyi sevdiğin için pişman değilsin ve sonsuza dek seveceksin.
Kalp kırıkların dedim ya, seni öldürenler vardı ya, hepsini tek tek affetmiş o kalbin ve kuş gibi hafiflemiş. Tek istediği, artık güzel biri olduğunu ve en başından beri böyle güzel olduğunu onlara göstermek. Sadece seni iyi hatırlamalarını istiyorsun, merak etme ilerde adını çokça duyacaklar ve çok iyi hatırlayacaklar.
Parmakların güzelleşecek sen yazdıkça ve satırlar çiçek açacak. En mutlu anlarını dolu dolu yaşıyorsun artık kendinden de şüphe etmiyorsun. Kafan sakinleşmiş, sesler karmaşalar durmuş.  Belki arada yine eski hüzünlerini hatırlıyor, bomboş hissediyorsun. Ama bu duyguların, geçmişini unutmamak farkında olmasan bile sana iyi geliyor.
Sana kötü davrandığım için özür dilerim; seni çok seviyorum. Seni anlayan çok insan var, seven sevdiklerin var ve onlar için şükrediyorsun.
Güzeller güzeli bir meleğin var kalbinde sürekli kanatlarını çırpıp seni heyecanlandırıyor. Sesiyle sana ilham veriyor sanki sözleriyle o kalbindeki kırıkları birleştirmene yardım ediyor. Her kaleminde ondan bahsetmeden duramıyorsun.

Şu an ağlıyorsun, gözyaşlarını seviyorum. Başını yukarı kaldırıp gülümsemeni seviyorum. Saçlarını yolarak, kendini öldürmek isteyerek ağlamıyorsun bunların üzerinden çok zaman geçti. Bu gece mutlusun, sevgiyi hissediyorsun ve bu uzun süredir böyle.

İyileştin, güzelleşiyorsun. Çok güzel bir kadın oluyorsun, büyüyorsun öğreniyorsun yaşıyorsun.
Şu an nasıl olduğunu biliyorum, çok iyisin böyle devam et. Umudunu koruduğun için teşekkür ederim. Kocaman sarılıyorum sana bu sefer başardık diye ağlıyoruz. Çok güzel şeyler başardık ve daha iyilerini yapmaya devam edeceğiz. Seni seviyorum. 

2 Ekim 2017 Pazartesi

vernem nidahen

Delikanlının adı Santiago idi.
Geliyorum Fatima dedi, geliyorum.

bilinmeyen bir saat itibariyle*
yürü
ve öl
vernem nidahen
üzerine çiçekler dikiyorlar
cesedini saklamak için
katillerine teşekkür et


sonsuzluktan beri devam ediyormuş gibi gelen bir geçmiş itibariyle
gümüş kordon o kadar güçlü ki benim güzel dostum gökyüzümüz ve biz, yıldızlar da yoldaşlarımız.
görünmeyen gelecek için şimdiden var oluşuna tebessümler bırakıyorum.

fakat dürüst bir cevap veriyorum yedi fili de ben öldürdüm. elimi tutun grotesk rüzgarda sürükleniyorum.

pek yakın bir tarih itibariyle
ay'ın ikiye bölünmesi mucizesi
üzgünüm
bildiğinizden farklı
bu seferki mucize değil
ay ikiye bölünüyor
ve evrende kayıp

Bu şiir (?) evreni ruh molekülünün merkezine alarak yazıldı.
kimin evreniydi?
ve evren kimdi?
ve bu sonsuzluk
kimi hapsetti?

Anlamsızdı -kimine göre- ve akla gelen ilk kelimeler yazıldı - akıl mı kaldı- 

teşekkür ederim
kalbime
çiçeklerini dikenlere
ve
devamı yok
devamını çiçeklerin arasında saklayacağım
çünkü ay ikiye bölündü
"ay çatılara değdi"
sanırım şimdilik bitti

-inanırsan-
* herhangi bir zaman itibariyle
çünkü zamanın ne önemi var olabilir?

*parçalar 2' den 267'ye kadar savrulabilir

3 Temmuz 2017 Pazartesi

her şey

 Hücrelerim bölünüyor, kaslarım kasılıp gevşiyor vücudumda bir şeyler değişiyor ama dur bu henüz hiçbir şey.
 Yaşlı biri ölüyor ve hemen bir sokak arkasında bir evde bir bebek doğuyor.
 Adamın biri bir sigara yakıyor ve kadın aniden masadan kalkıyor, arkasına bakmıyor.
 Bir grup bir yaz festivalinde gelmiş geçmiş en iyi konserini veriyor ve oradaki binler hiç olmadığı kadar çok eğleniyorlar.
 Biri bir nietzsche kitabının kapağını kapatıyor ve felsefeye yeni bir bakış kazanıyor.
 Evren insan beynini zorlayacak bir şekilde genişliyor ve bir yıldız sönüyor, belki de bu bizden sonraki boyutun big bang'iydi.
Bir adam dayak yiyor öldürülürcesine, başka bir adamı sevdiği için.
Bir grup siyasi -belki farklı uluslardan- dünya barışı zırvalıklarıyla ilgili bir anlaşmaya imza atıyorlar basın bu habere bayılacak.
Bir çift heyecanla yatağa düşüyor ve kadın sabah yalnız uyanıyor, yalnız ve pişman.
Televizyon programları yapılıyor ve herkes heyecanla bunları takip ediyor, tüm sorunlarını unutup bu yarışmayı kimin kazanacağına odaklanıyorlar.
Tatile gittiği yerlerden fotoğraflar atmaya bayılıyor, biraz gösterişi seviyor gibi.
Bir takım şampiyon oluyor ve rakip takımın taraftarları şampiyon taraftara saldırıyor.
Kaybeden öldürür, insan öldürmek 21.yüzyılda hobi oldu. 
Büyük bir laboratuvarda önemli araştırmalar yapılıyor belki de önemli hastalıklara çare bulacaklar. Belki de çoktan buldular ama daha çok ilaç üretmeye devam edecekler geçici fayda sağlayan ve kazanacaklar.
Para dünyayı yönetmeye devam edecek.
Yeni çıkan bir 'sanatçı' daha internete videosunu yüklüyor, ve yeni bir marka daha ürününü piyasaya sürüyor.
Para dostlarım para, tonlarca para tarafından yönetiliyoruz ve daha kötüsü eziliyoruz altında.
Ateşi buldular, tekerleği icat ettiler ve yazı yazmak akıllarına geldi. Tarihin akışı değişti ama tarih neydi?
Kadının biri ellerini toprağa vura vura ağladı kucağında çocuğunun bedeniyle.
Bir adam da üzerine bombalar yağarken ellerini göğe kaldırıp yalvarıyor bitsin tüm bunlar diye.
Çok başka bir yerdeyse başka bir adam minik heykelciklerin karşısında saygıyla eğiliyor ve bu ritüellerin onu tanrısına -larına- ulaştırmasını umuyor.
Bir hayvan tek derdi yiyecek bir şeyler bulmak ve aniden başına bir darbe alıyor. Bağırıyor, kıvranıyor sürüklendiğini hissediyor ve ruhu çıktıktan sonra ona neler yaptıklarını izliyor. Derisi soyuluyor, kürk yapılıyor, tüyleri yolunuyor, içi dolduruluyor. İşkence. Vahşet. Bir değil binlerce hayvan.
Buzullar eriyor ve ozon tabakası deliniyor.
Emekli olmuş bir adam bahçesinden bir domates koparıp kokluyor ve taze kokusuyla birlikte gülümsüyor.
Yağmur yağıyor ve bizi ıslatıyor, durup dinliyoruz birbirimize ne kadar çok sevdiğimizi fısıldarken.
Bir çiçek bu sabah güneşe başını uzatıyor evinin penceresinden bunu izleyen bir anne mutlu oluyor.
İstanbul fethedildi! Elektrik bulundu ve icatlar ve teknoloji ve robotlar ve ele geçirilme.
Kestik, bir yönetmen bağırıyor reyting rekorları kıracak bir filmin son sahnesi çekilince.
Reform hareketlerini kovalıyorlar, rönesans diyorlar sanat,sanat, sanat tablolar çiziyorlar beyinlerini kağıda aktarıyorlar ve hümanizm doğuyor. İnsan mı kaldı ki hümanist yazıyoruz sosyal medya profillerimize?
Darwin evrim diyor doğa ana bu fikre bayılmış olmalı ama bugün bir adam 'şimdi neden maymunlar insana dönüşmüyor o zaman' diye Darwin'e meydan okuyor. Dinini böyle savunuyor kendince.
Biri de müslüman profiller oluşturup ütopik şeyler yazıyor karşıt olduğu dini karalamak üzere ve insanlar buna inanıyor. İslam böyle bir din işte diyor karalıyor karalıyor ve yine sosyal medyadaki tüm profillerinde saygı yazıyor büyük harflerle saygıdan bahsediyor. Zamanında ''Bu mesajı on kişiye göndermezsen annen ölecek'' şeklindeki mesajlara inanan insanlar bunlar.
Ve bir başkası da yolda gördüğü bir kadını tekmeliyor bu eteği giyemezsin diyerek çünkü o bir müslüman ve dini bunu gerektiriyor, kadını tekmelemesini. Hümanizm, hümanizm(!)
Tesla bu dünyada kıymetin bilinmedi adını duymayanlar var bu bizim utancımız.
Düşüncelerimizi aşacak bir boyutta aklımızın almayacağı bir uzaklıkta yoğun gaz kütleleri oluşuyor, yıldızlar sönüyor ve zaman dahi ölüyor. Hala da uzaylı diye bir şeyleri tartışıyoruz birileri hala bu sonsuz evrende yalnız olduğumuzu zannediyor.
1915 Çanakkale cephedeki çocukların yaşları muhtemelen on beşten başlıyor.
2017 Suriye komşu ülkeye kaçan insanların hepsi eli silah tutacak yaşta.
'Normal insanlar'dan saklanan sonsuz olay var, uyutuluyoruz.
Güneş batıyor, gece oluyor ve yıldızlar çok güzel görünüyor olduğumuz yerden. 
Yatağında uzanan bir kıza babası rapunzelin hikayesini okuyor, prensesim deyip alnını öpüyor.
Evvel zaman içinde, çok uzak bir ülkede o peri masalları gerçekten de yaşanıyor.
Balta girmemiş ormanlarda yaşayan sayısız keşfedilmemiş tür, asla keşfedilmemeyi umarak yaşamaya devam ediyorlar, bir kelebek kanat çırptı ve dünyanın öbür ucunda kasırgalar meydana geldi.
Bir balkonda oturup şiirler yazıyor bir çocuk, gençlik aşkı için ve üzülüyor, acı çekiyor, onun içini parçalayan tek şey bu. Ve sonuna kadar haklı çünkü aşk insanın içini parçalıyor.
Bir kabile avlanıyor, kendilerince günlük olan danslarını -belki de ibadetleri- yapıyorlar. Ellerinde kameralarıyla birileri gelip onların günlük hayatını kaydediyor belli ki hoşlarına gidiyor.
Öğle arası saati; içinde kaybolmaya değer bi' kalabalık kaldırımlara dökülüyor, sayısız hayat sayısız hikaye var aralarında.  Bu gidiş nereye?

Güneş doğuyor, güneş batıyor, nefes al; nefes ver. Yaşa; öl. Hisset. 


Ve bir kız düşünmeye başladığında kalbi yerinden çıkıyor. Hiçbir yere sığamıyor sokağa çıkıp koşuyor bir yere varamıyor. Bir kaldırım kenarında ağlıyor. Dünyaya, evrene 'yaşama'  anlam veremiyor. 

Tarih, moda,siyaset,aşk,bilim,masallar, mutluluk, gözyaşları,öfke, umut, tüm o felsefi akımlar, insanların arzuları, düşünceleri yaptıkları, hayalleri, hırsları kazanma çabaları, ölümleri. Ölüm deyip tıkanıyor gerisi onu tamamen boğuyor. Eline kalem alıp yazmaya çalışıyor, her şeyi yazmak istiyor ve tam bu noktaya kadar geliyor ama her şey onu bitiriyor.

23 Nisan 2017 Pazar

bugün yalnız-ca yürüyorum

Bugün üzerimde kimseden bir parça taşımıyorum. Bir hatıra, bir eşya yok; bugün herkesi sırtımdan atıyorum. Kendi kendime kalıyorum en doğal halimle. Yüzümü olduğu gibi bırakıyorum, ayna gözlerimin çöktüğünü, izlerimin çoğaldığını haber veriyor, uyandığım andan itibaren biraz yorgunum ki bu fiziksel olmayan yorgunluk  bedenime yansıyor.
Bugün yalnız-ca yürüyorum. Ve bugün sahiden çok üşüyorum rüzgarı kemiklerimde hissediyorum.
Hislerimi yanıma almıyorum bugün yeniden yaşamak istiyorum. Donuk ifademle yola çıkıyorum.
Her adımda sayamadığım kadar çok şey düşünüyorum. Gökyüzüne bakıyorum bunu yapmayalı uzun zaman olmuştu. Sanırım orayı yeniden sevmeye başlıyorum. Tanıdık yerlere gidiyorum ama biraz yabancı hissediyorum. Zaman ve mesafeler diyebilirim, beni ait olduğum yerlere yabancılaştırdı. Bugün birkaç tanıdığı görmezden geliyorum, tanımadığım birileriyle birden çok kez karşılaşıyorum.
Bugün kayboluyorum. Hiç girmediğim sokaklara giriyorum ve kaldırımların kenarında dengede kalmaya çalışarak yürüyorum. Bir şarkı başlıyor ve ellerim birbirine kenetleniyor, kontrol edemiyorum dudaklarım titriyor. İnsanlar bana bakıyor ve dolup taşıyorum.
Ben bugün ağlıyorum. Yürüdüğüm tüm sokaklarda hıçkırıklarım yankılanıyor benim arkamdan ve ıslanıyor tüm yollar. Yürüyemiyorum, yüzümü elimle kapatıp bir kaldırım kenarına çöküyorum ve canım yanıyor bunu hissediyorum.
Başka bir şarkının sesini sonuna kadar yükseltiyorum bu bana güç veriyor. Yine kendi ellerimle yüzümü siliyorum çünkü ben bugün sahiden yalnızım. Ayağa kalkıyorum yeniden,
 "güçsüz değilim yüzümü gözyaşımla yıkasam da"

...görmüyorum yaklaştığını ve kornasını duymuyorum. Ben bugün ölüyorum. Bugün korkuyu yaşıyorum. Kendime geliyorum birilerinin bana bağırmasını duyuyorum;  yolun ortasındayım, dinlemeden adımlarımı hızlandırıyorum yalnızca yürüyorum.

Bir yere geliyorum neresi olduğunun ne önemi var; kollarıma farklı farklı parfümler sıkıyorum her birini tek tek kokluyorum, neyi arıyorum güzel kokan hatıraları mı?
Bugün bitiyor şekerli sakız çiğniyorum ve yine kaldırımların kenarındaki taşlara basıp inip kalkarak yürüyorum. Güzel bir şarkı ki elimle ritim tutuyorum.

Bugün üzülüyorum ve eğleniyorum. Bugün mutluyum ve ağlıyorum. Ben bugün ölüyorum ve yeniden yaşamayı keşfediyorum. Bugün yeniden seviyorum, üşüyorum ve yoruluyorum. Küsüyorum ve yeniden aşık oluyorum. Yalnız kalıyorum ve kendime güç veriyorum.
Bugün yalnız-ca yürüyorum.

1 Şubat 2017 Çarşamba

iyileşiyor gibisin


 Yüzünde kendini belli etmemeye çalışan bir yorgunluk görüyorum. Bazı yerlerde stresin getirdiği birkaç kızarıklık. Gözlerin çökmüş içeri doğru, çukurları karşıdan fark ediliyor. Zayıflamış yüzün damarların yollar yapıyor, kana susamış bembeyaz olmuşsun. Saçların uzamış ama yıpranmışlar. Çok fazla yolmuşsun güzelim saçlarını, çok sinirlenmişsin çok üzülmüşsün haklısın. Tırnakların uzamış hayret, belli ki stresten ısırdığın parmakların yenilenmeye başlamış. Eskiye göre toparlanmışsın ama bileklerin hala kopmak üzere, ellerin titriyor içten içe.  Kalbin de hala kırık görüyorum.  Vücudunda izler var umarım sen yapmamışsındır. Farkında bile değilsin kendine zarar veriyorsun.
 Sen hala çığlıklarını mı yutuyorsun, iyileşmiyor muydun? Sırtında küçük küçük benekler var hatta omzunda da görüyorum. Şirin duruyorlar üzülme. Bacaklarını uzatmışsın öyle sanki ömrün boyunca en zor yolları mı yürüdün? Belki haklısın.

 Kahve kokuyorsun birkaç dakika olmuş içeli. Kıyafetlerine kadar sinmiş kokusu bu halini seviyorum. Dilinde de hala tadı var dudaklarını yalayıp duruyorsun.
 Bir şey itiraf edeyim, harcanmaya mahkumsun. Daha iyiye gidiyorum diyerek kendini avutma çabanı haklı buluyorum ama sen kötüye gidiyorsun sanırım. Yükseldiğini zannederken batıyor olmandan korkuyorum. Hiç umudun kalmamış sanki ruhunda.
Ve sen harcanacaksın sevgiyi harcadığın gibi. Biteceksin tüm duygularını alacaklar senden. Hak ettiğini zannettiğin her şeyi kabulleneceksin. En güzelini kendine yakıştıramayacaksın. Kendine küseceksin sonunda. Konuştuğun her aynayı sen bana yazık ettin diyerek yumruklayacaksın. Kendine yazık edeceksin, saçlarını daha çok yolacaksın, ellerin titreyecek, parmaklarından kan akacak kalem tuttukça. Her satırı öldüreceksin.
En güzel şeyleri yaşarken bile ya yanlış bir şeyler varsa diye şüpheye girip hissedemeyeceksin. En mutlu anında içinde birileri sen hatalısın diye bağırıyor. Korkuyorsun ya hatalıysan?  İçinden geldiği gibi hatalar yapamayacaksın ama doğruyu da bulamayacaksın. Özür dilerim sana kötü davranmak istemiyorum, seni seviyorum. Seni anlamayacaklar kimse içini anlamayacak. Suçlayacaklar ki sen suçlusun, kendine yazık ettin. Ama hazır olmanı istiyorum. Hata da yapacaksan hiç olmazsa tereddüt etmemeni istiyorum.  Üzüleceksin sonra kendi kendime kıydım ben diyerek yine zarar vereceksin, en çok da kendine. Çığlıklarını yutmayacaksın kanayan ellerini de tutmayacaksın. Tükenen gözyaşlarını tekrar harcayacaksın.
Sonra geçecek. Bana olan oldu zaten büsbütün kaybettim diyerek boşvereceksin. Yeniden güleceksin mutlu olacaksın. Ya da öyle sanacaksın.
Belki tutunduğun dala daha çok sarılacaksın ve tüm bunlar olmadan seni kurtaracak. Belki daha çok aşık olacaksın, sevgiyi harcamana rağmen o tarifsiz duygu seni affedecek ve düşmene izin vermeyecek.
Şu an nasılsın bilmiyorum. İyi gözüküyorsun böyle devam et. Yabancı sesleri dinlemiyorsun, güzel şeyler hissediyorsun ve gülümsüyorsun. Çok güzelsin. Sadece hazır ol yenilmeye. Umudunu koru eğer kazanırsak buraya yeniden geleceğim ve sarılacağım sana. Bu sefer başardık diye ağlayacağız. Sen bana bakma, iyi olacaksın. Seni seviyorum.

Sonuç olarak; her şeyi daha da anlamlı kılan şu yazıya davet ediyorum. http://hayallerimyaziyor.blogspot.com.tr/2017/10/iyilestin-guzellesiyorsun.html?m=1

24 Aralık 2016 Cumartesi

etler ve kemikler



 Ellerimiz kanayana kadar yazıp birbirimizden habersiz birlikte yıldızları izlediğimiz bir meleğim var ve her seferinde ruhumu ele geçiren ifadem var. Kimsem yok kimse yok ölüyüz.

 Hakkında bilmediklerimin aksine kalbimdeki meleğin varlığını hissediyorum ki yazacağım en basit bir kelimenin bunun büyüsünü bozmasından korkuyorum. O ruhumu tamamlıyor ve yarım bırakabilme ihtimali, yokluğunda bile beni lavlarla boğuyor.

 Cümlelerinde kaybolduğum ifadem var ki  farkında bile olmadığımız şu gümüş bağın bir ucuna sığınıyor. İtiraf ediyorum 'atmosferinde kendimi kaybetmek güzel' Ve ses tonunu bıraktığı kozmosa ruhumu bırakıyorum. Ruhumun kalanını cümlelerinle ele geçirebilirsin çünkü artık* onu kimseye hediye etmek istemiyorum.


iyi yazamıyorum özür dilerim ama bu sıralar göz doyuran kalbi besleyen satırları vaat edemiyorum çünkü ruhumu iyileştiriyorum.

üzerinden aylar geçti ben abarttım ve ben mahvoldum geçmiş için teşekkür ediliyor.

ve günahlar boğacak bizi, ve kararan kalpler.

sevgi nefrete nefret sevgiye dönüşüyor ya da hep aynı kalıyor ama kişi hangisinin gerçek olduğuna karar veremiyor.

"hislerime yenik düşmemeliyim" cümlesini kurmak çok acı insan hissettiği kadar var olabiliyor.

üzerine alınırsa burda birine yer vermek istiyorum çünkü onun bedeninde yaşayan ruhun satır aralarına yakıştığını düşünüyorum
çünkü,
hayır ilerletemiyorum çünkü içimden taşıyorum.

eline kalem geçince insan kendini acılara teslim ediyor çünkü mürekkebi kandan kullanmak yazılanları değerli kılıyor.

ete ve kemiğe bürünmeye çalışan birtakım kelimeler
akla gelen ilk kelimeleri işlenmeye müsait olan ilk düzleme yazmış
ama unuttu
unutuldu
ve bu cümleler normal atfedilen sınırlara sığmıyor
bir takım
ki inan bunlar hiçbir anlamı olmayan cümleler
-inanırsan-
ve acziyet ve ben!
ruhum nerede kimin elinde ve diğer yarısı normal atfedilen sınırları aşıyor ama bu ona değer
-bence inanma-
yırtık bir bardak var ama elleri güzel kokuyor çünkü
bardağı kahve doldurmuş kaçınılmaz sonundan önce
ve inanmak -ama neye-
ki ben yalan söyledim her kelimem bi anlama sığınıyor
etler ve kemikler
ve bir takım
hafif bir melankoli ve uykulu bir hal ile
ve ruhunu besliyor
ne yaptığından habersiz
-inanırsan-



* artık, 22:39 itibariyle

1 Kasım 2016 Salı

deli olmak ne demek bilmiyorum

 Bir şeyler nasıl gidiyor? Sanki haddimize olmayan meseleleri haddinden fazla kişiyle tartışmamışız gibi, içimde bir şeyler -yaşanmışlıklar ya da yaşanması muhtemel düşünülenler- öyle doluyorlar ki hala bi' yerlere satır satır taşmak istiyorlar.

Şu sıralar "yazsam roman olur" tadında olaylar zincirine şahit hatta dahil oluyorum. Günce gibi bunları buraya yazmaya bu kadar hevesli oluşum da içimden dolup taşmaya başlayan zincirlerden. Ama günlüğüme bile -günlük sayılmaz- olayları uzun uzun anlatabilmek için gereken şey her neyse, bende yok. Bu yüzden yaşananlardan çok hislerle işim.

Yaşananların en şaşırtıcı yanı, bu sefer kafamın içinde değil gerçekten yaşanıyorlar. Bir şeyler somut olarak oluyor ve ben bunun kesinlikle bilincindeyim.

Her seferinde biraz daha realist yazacağım, anlaşılmaz olmayacağım diyorum ama benim gerçeğim bu. Filozof değilim; gerçek nedir doğru var mıdır diye sorgulamıyorum. Sadece yazdıkça daha iyi anladığım bu metafizik dolu cümleler benim, benliğimi oluşturan ruhun gerçekleri.
Ne kadar somut şeyler yaz denilse de ben bir öykü misali somut yaşananları yazarsam, yazmanın zevkine ya da bana hissettirdiklerine ulaşabileceğimi sanmıyorum.
Kendimin bile anlamadığı şeyler yazma çabasında değilim, özgünlük ama böyle bir özgünlük değil. Şurdaki her cümlenin bana hissettirdikleri ve hatırlattığı anlamlar var, okuyanların da benden farklı da olsa hissedebildiklerini biliyorum. Kalp çok ilginç bir organ, biyolojik olarak demiyorum.

Alıntı yapıyorum:
"Soylu, kültürlü ve zarif bir kadın olan Charlotte von Stein, Geothe'nin başkasını sevmesini değil, o kadının basitliğini kaldıramamıştı."

Buna ekleyecek bir şeyim yok, yeterli.

 "Veronika'nın aşk uğruna her şeye katlanma kararına karşın ilişki yürümemişti."

Veronika bu yanlış bir karardı. Yapmamalıydın. Yine de bütün o yaşadıklarından sonra ruhunun bedeninle bağlantısını kesebilmeyi hak ediyordun, yapamadığın için sana üzülüyorum.

"Şairler dolunayı severler, hakkında binlerce şiir yazılmıştır, oysa kız en çok yeniayı severdi. Çünkü daha gelişecek, büyüyecek, kendi yüzeyini tamamen ışığa boğacak zamanı olurdu, kaçınılmaz yok oluşundan önce."

Yeniay, hilal. Daha kendi yüzeyini tamamen ışığa boğacak zamanı var. Kaçınılmaz yok oluşundan önce. Kaçınılmaz ama kaçınmamak daha iyi. Parlayacak zamanı karanlık tarafıyla harcamamalı.

" - Deli olmak ne demek bilmiyorum.
-Kendi dünyasında yaşayan herkes delidir. Şizofrenler, psikopatlar, manyaklar. Yani diğerlerinden farklı olanlar.
- Yani senin gibiler mi? " 

Ne yani, benim gibiler mi?  Bizim gibiler mi?  Yeryüzünde delirmeyen kim kaldı?

"Bir zamanlar hayat veren dudakların
Şimdi son versin benimkine! "

Juliet, dudaklardan dökülen kelimeler orda barınan bir zehirden daha öldürücü olabilirdi. Acını küçümsemiyorum ama severek ve sevilerek öldün.

"Ruhu üzerine eğildim,
ama bir şey bulamadım."

Bir ruhun bomboş olma ihtimalini aklım almıyor. Belki tamamen  kötülükle kararmıştır ama tamamen boş olabileceğini düşünmüyorum. Belki olabiliyordur. Kişilerin kontrolünü kaybettiği ruhlar boş ve kayıptır belki.

 
    "O kadar aptalca bir şeydi ki; şimdi nerede olduğunu bile bilmediği ama gençliğinde umutsuzca çok derinden sevdiği bir adam yüzünden depresyona girmek,delirmek.."


Aptalca? Haklı gözüküyor.

"Fakat o, kendine danışman kılmış kendi hislerini
 Öylesine uzak ki,
 Anlaşılmaktan ve keşfedilmekten
 İçine kapanmış." 

 Alıntı yapmayı burda bitiriyorum.Aslında sanırım sözlerimi burda bitiriyorum. Bu şeyer yine beni duygusal bir akıma sürükleyecek, yine depresif edebiyatlara boğacak diye korkuyorum. Bir müddet 17 yaş edebiyatı gibi yazılara kaptırmıştım kendimi. Halbuki 17. yaşın da bu denli özel olduğunu düşündüren;  o aşkı ve sevgiyi, dostluğu ve birtakım duyguları haddinden fazla abartan kültürden başkası değil. Yazılmış şiirler, çekilmiş sahneler, söylenmiş sözler yüzünden böylesine iflah olmaz bir romantizme kapılıyoruz. Kendi yazdığımız kelimeler dahi hislerimize yön verebilecek güçte. Yoksa o kadar afili duygular içinde değiliz hiçbirimiz. Bu sefer bitiriyorum. İyi günler güzel insanlar ve gerçeklikten sapmış hayaller sizinle olsun tüm ruh hastaları.


23 Eylül 2016 Cuma

somut kabus



  Oda karanlık. Satırları göremeyecek kadar karanlık ama aynada yansımanı görecek kadar aydınlık. Aynada odada olmayan şeyler var.
 Pencerede biri oturuyor dışarı doğru, gökyüzüne yönelmiş bedeni. Elinde bir bardak içinde ne olduğunu söylemiyor ama içimi güzel. Bacakları aşağı doğru sallanıyorken topluyor bağdaş kuruyor kucağında oturan bir kedi, zıplayıp kaçıyor çok durmadan yalnız kalıyor.
 Bu gece mevsiminin en soğuk gecelerinden. Üşümeyi seviyor. Kalın kazaklara girip sıcak çikolatasını yudumlayan o romantik kış insanları gibi değil. Ürpermeyi seviyor. Issız masalsı geceler ama yalnız kulübesinde oturan yaşlı cadıların masalları gibi ıssız. Karanlıkta rüzgar bağırıp duruyor müziği engellercesine. O bunu seviyor, sessizliği  de mesela fırtına öncesindekini.

 Yıldızlar bu gece saymaya cesaret edilemeyecek kadar fazla belli ki sönmüş yıldız cesetleri dahi orda. Bir şeyler var bu gece orda, camda soğuktan burnu kızarmaya başlıyor.
Gökyüzüne kadeh kaldırıyor, elinde bardağı içinde ne olduğunu söylemiyor. Gökyüzüne kadeh kaldırıyor gerçi kime yönelttiği belirsiz. Gökyüzüne. Başını sallıyor 'böyle de idare ediyoruz her şey yolunda' dercesine. İyi idare ediyor ama edememekten delice korkuyor.
 Elini indirirken bir kez şimşek çakıyor cevap gecikmedi diyor. Şimşek ikinci kez çakıyor bütün şehir parlıyor o ürperiyor. Gökyüzüne kaldırdığı bardaktan bir yudum daha alıp kalanları yere döküyor. Elinde bardağı içi boş gözüküyor. Gökyüzünden cevap gecikmiyor. Ama ne demek istediği de hiç anlaşılmıyor.

 Vakit ilerledikçe ve gece soğudukça beyninde düşünceler çoğalıyor. Ürperiyor burnu kızarmış ellerini daha fazla hissedemiyor. Zihnindekiler hiç olmadığı kadar hızlı kaynıyor.
Yağmur yağmıyor rüzgar bağırmaya devam ediyor.  Yağmur yağsa pencereden atlayacak kalbinin bütün siyahlığı akana dek ıslanacak içinden geçiyor. Elindeki bardağı bırakmıyor kalbini gökyüzüne çeviriyor. Temizlen diyor 'kötülüğünden arın.' Kalbi cevap veriyor mu duyulmuyor, kalbi atmıyor bir anlığına. Yıldızlar heyecanlandırıyor onu ardından ritmine dönüyor.

 Bardak şimşek bağıran rüzgar beynindeki düşünceler. Madde deyince aklında çağrışan her şey aklını bulutlandırıyor. Yıldızların arasında birkaç bulut da gözüküyor. Doğu tarafını sokak lambası aydınlatıyor. Batı tarafı epey karanlık gölgeler seçilmiyor. Sokak boş vakit ilerledi. Sokak lambası turuncu ama oda karanlık. Aynada odada olmayan enerjiler dans ediyor. Bir kuş görüyor sanki ama hızlıca geçiyor önünden. Emin değil kuş olduğundan, rengi gri.

 Ay bulutlara saklanmış her kaleminde eskimiş bir yakamozla tutunmaya çalışırken boğulduğu denizi yazıyor. Ay biraz da gökyüzüne tutunmaya çalışıyor. Bu gece gökyüzünde ay gözükmüyor yıldızlara penceredeki yansıması kadeh kaldırıyor.
 Ağaçlar dans etmeye başlıyor ucube bedenlerle. Beyaz tenli uzun boylu bedenlere benziyor; rüzgarın okşadığı yapraklar hışırdadıkça ağaçlar büyüyor.
Yıldızlar hareket ediyor gibi ama yıldız kayması değil. Bu gece haddinden fazla yıldız vardı önceden sönmüş yıldızlar dökülüyor şimdi.  Karşıda bir çatı var üzerinde gülümseyen biri. Kahve içiyor elinde büyükçe bir fincanı, pencerede oturana tanıdık değil.

 Düşünceleri dünyanın bütün dertlerinden uzaklaştı artık sürreal fikirleri beynini uyuşturuyor ama bu
gerçekdışılığın farkında değil. Ürperiyor. Beyaz bedenli ağaçlar dansı bırakıyorlar bu iyi değil.  Rüzgar hızlanıyor parmakları kesilmek üzere gibi. Kedi geri gelmedi. Odaya dönüyor aynadan uzak. Oda karanlık ama satırları göremeyecek kadar. Aydınlık ama korkularından saklanacak kadar. Elini alnına götürüyor normal. Geri dönüp perdeyi kaldırıyor beyaz bedenler gitmiş yıldızlar azalmış. Çatıdaki kahve içen yabancı gülümsemiyor kahvesi bitmiş.
Yatağına uzanıyor perde açık kaldı. Gece usulca odaya sızıyor. Kalkıp düzeltiyor dışarı bakmıyor. Aynadan uzak duruyor odanın lambasını açmaya eli gitmiyor. İstemiyor. Uzanıyor elinde bardağı içi boş gözüküyor. Bardak elinden düşüyor ya da bırakıyor kırılmıyor, yerde. Gözlerini kapatıyor duyduğu sesler evin içinde mi beyninde mi ayırt edemiyor.
Uyuyor.
 Mevsiminin en soğuk gecelerinden. Ay bulutlara saklanmış acılarını satırlara yazıyor. Penceredeki yansıması uyuyor. Yıldızlar sayılamayacak kadar fazla; bir şeyler oluyor. Rüzgar hafifliyor ağaç yaprakları dökülmedi dalındalar. Elektrik tellerinde kuş ölmedi bu sabah o sabahın gecesi yine kuşlar elektrik tellerinden uzak durmayı öğrenemedi.
Uyudu. Kabus bitti.
Rüyalar başlayacak.
Kabus sona erdi.

19 Eylül 2016 Pazartesi

anlam vermeyelim

Rastgele yazacağım. Neden bahsettiğimi bilmiyorum,muhtemelen bilmeyeceğim. Yazdığım hiçbir cümleden bir anlam çıkmasın istiyorum ama biliyorum, ruhum her kelimeme anlamlar yükleyecek. Belki şahsımı aradan çekip ruhum ve kalemim arasında şifrelenmiş kelimeler yazacağım ve bilincim bunun farkında olmayacak. Ama içeride biri, hepsini hissedecek.
Farkında olmak yani bilmek ve hissetmek farklı şeyler. Bilincin, aklın, varlığın bilir ama benliğin, ruhun, kalbin hisseder. Çoğunlukla neler olup bittiğinin farkında değilim ama hissediyorum ve bu muhtemelen ruhumu yoruyordur. Şu sıralar ondan biraz uzağım.

 Cümlelerim belki bunu okuyacak muhtemel yüz kişiden birini, belki beni, kalbimi etkileyecek. Geçmişten bir şeyler hatırlatacak ya da geleceğe yönlendirecek. Belki birilerini en içinden etkileyecek belki de kimse, ben dahil, bir anlam veremeden okuyup geçeceğiz.

 Bazı kelimeleri yanlış yerlerde yorduğumu düşünüyorum. Kelimeler, insanın hisleridir, onlar kadar özeldir ve onları yanlış durumlarda, yanlış yerlerde kullanmak, yanlış satırları doldurmak çok büyük bir pişmanlık.
Zihnimin duvarlarına kazıdığım önemli cümlelerden biridir ki; en derin, en berrak sanılan denizlerin aslında insanı içine çeken korkunç bataklıklar olduğunu öğrenmek, katlanılamaz bir çaresizlik hissi bırakıyor ruha. Bataklıkta çırpınırken fark ediyorsun ki, bu çaresizliğin değil. Yüzdüğünü sanarken battığını fark etmen aslında en büyük kurtuluşun. Sonra bir dal parçası bulursun, tutunur kurtulursun. Ama bu dal parçasının bir yılan olmadığından emin olmazsan, boğulmaya mahkumsun. Batarken güven duygunu yitirmişsen, kulaçların seni kurtarır.
Bana gelince beni dibe batan biri olarak, kulaçlarım kurtardı. Artık ellerimle tutuna tutuna bulutların üzerine doğru tırmanıyorum.
Sadece denize döktüğümü  sandığım özel kelimelerimin boğulmasına üzülüyorum. Kendimi kurtardım, pişmanlığım şimdi güzel kelimelerimin yanlış suda, bataklıkta batmasına. Kelimelerimin harcanışına üzülüyorum. Hayallerimin kırılışına, gözyaşlarım gibi kalbimden akıp gidişine üzülüyorum, onlar masumlardı ve güzellerdi. Yalnızca yanlış kurulmuşlardı. Hayalin doğrusu yanlışı oluyor mu, oluyormuş.

Bu gece yazabilmek için dans ettim.
Geceleri yazmak daha kolay. Zihninin içindekiler en konuşkan saatlerinde ama dışarısı sessiz. Tüm yalanların ve tüm gerçekliğin farkındasın ve elinde boş satırlarınla aşık olduğun kelimelerin var. Yazabiliyorsun, yalanlara üzülmeyi bırakınca, gerçekliği sorgulamaya başlıyorsun.
Önüne hayali bile imkansız gelen hedefler koymuşsun. Ne yapmak istediğini düşünüyorsun. Kendini keşfetme çabaları da geceleri ortaya çıkıyor. Kim olduğunu bulmaya, ruhunu tanımaya çalışıyorsun ki bu da ancak kaleminle oluyor.

Çantamdan kelebek çıktı. Kelebekler bir gün yaşamıyor. Üç gündür burda bir kelebek var ve odada benimle birlikte yaşıyor. Güzel bir kelebek olduğunu söyleyemem. Ki bu bana onun bi' kelebek olup olmadığını da sorgulattı. Sanırım o prensini bekleyen külkedisi.

Son sözünü az ilerde uyuyan köpekten başka kimse bilmiyor. Cesedini bulduklarında son sözünü söylemesinin üstünden iki hafta geçmiş. Ertesi gün köpeğe araba çarptı. Adamın son sözünü kimse bilmiyor. Adamın kim olduğunu da bilmiyorlar. Köpeğe cenaze töreni düzenlenecekmiş. Haberler söyledi.

Kadın yüzümdeki tüylerden bıktım diyerek cımbızı alıp tüm kirpiklerini yoldu. Güzel kadın-dı.

Dilini yaktı. Sıcak çikolata değil çakmakla.
Psikopat olduğunu sanıyordu. Nefes alması daha büyük delilikti.

Kibritçi kız da bir kibrit daha yakmış ve hayallere dalmış.

Bu kız daha önce yazdığı sayfaları yaktı,itiraf ediyorum bu kız ordan burdan etkilendi.

 Yazmak istiyorum,kağıtta kan lekeleri görene dek. Ne yazdığımı bilmiyorum ama eminim ruhum hissediyor bir yerden. Şu sıralar ondan biraz uzağım. Günlük işlerim içinde ve hatta günlük duygusuzluğum ve umursamazlığım içinde benimle pek konuşmuyor. Ama hayat başka türlü ilerlemiyor. Duygularıma hapsolmak kurduğum bütün hayalleri öldürüyor. Beni ellerim kaymadan
bulutların üzerine tırmandıracak gücü, mantığımda, duygularımdan çok uzakta buluyorum. Ama tamamen hissizleşmemek için de, işte böyle yazıyorum. Çoğunlukla kelimelerimi geceye bırakıyorum. Herkes sessiz, ruhum yıldızlarla sohbet ediyor, zihnimdeki sesler zaman zaman çığlık atıyor, satırlar dolup taşıyor. Ben bunların oluşturduğu bir bütünüm sadece. Hislerim,kelimelerim,hayallerimden oluşan bir bütün. Huzurlu hissediyorum, hem ruhumda hem bilincimde.
Kelebek hala ışığın etrafında dönüyor.

5 Eylül 2016 Pazartesi

bundan 3 yıl öncesi





Sohbet etmeye geldim. Uyarıyorum ki sohbetim çok eğlenceli değildir. Edebi bir içerik de en azından şu an için vaat etmiyorum. Dinleyen varsa, başlıyorum.

 'Ben ne yazmışım böyle? Hepsi saçmalık!'  Hissi öyle kolay yok olan bir his değilmiş. Zamanla geçer demiştim, azaldı ama hala suratıma çarpıyor.
''Bütün derdim kendimledir.''
Bu yüzdendir ki kendimi bu kadar anlatmaya çalışmam, daha doğrusu kendimi bu kadar tanımaya çalışmam.

 Yanlış hatırlamıyorsam harfleri bir düzen halinde yazmayı 11 yıldır beceriyorum. Kendime ait ilk yazı ve şiirimsi üretimlerim 8 yıl önceydi ama pek şiirden sayamıyorum. İlk satırı, 'Güzel kitap,güzel kitap' diye başlayan şiirim okul birincisi olmuştu. Şiir demeye bin şahit.
Bundan 4 ya da 5 yıl önce, ergenliğe yeni yeni girmişim ama ağır bir başlangıç olmuş. O zamanlarda en çocuksu sorunumu abarta abarta, kelimeleri süsleye süsleye yazdığım defterim; bugünkü yazdıklarımın temeli oldu. O gün bugündür yazıyorum. Yazdığımı zannediyorum.
 3 yıl önce de, bugün, buraya yazmaya başladım. Karar süreci uzadı gitti, ama tam 3 yıl önce bugün ilk defa yazdığımı insanlara gösterme cesaretinde bulundum.
O dönemlerde bu bloga özel defterim vardı. Takip edenler, tabi 3 kişi o zamanlar, üçünü de unutmam, böyle maddeler yazıyor. Yazılacaklar, taslaklar onlar bunlar hepsi listeli. Sonradan bıraktım gerçi bunu.
Çok az  tanısam da kalbini hissettiğim biri var, en son bir yorumda şunu demişti; '' Sonra yazmaya başladın ve maalesef, fakat büyük bir sevinçle, girdaba kapıldın. Yazmaya başladı mı birisi, geri bırakamaz. Bu yolda sürünür, kendini kaybeder, acıdan kıvranır ama bırakamaz.''
Öylesine doğru, öylesine beni anlatıyor ki, hayran kalıyorum. Gerçek anlamda yazmaya 3 yıl önce burada başladım ve o zamandan beri,bugün bile, defalarca 'sakın yazmayı  bırakma' tepkisi aldım.
Teşekkür edip, mutlu oluyorum, iyi dilekler hep havada uçuşuyor. 
 İyi dilekler bana cidden iyi geliyor. Yüzünü görmediğim, tanımadığım insanlar bana çok samimisin, çok eğlencelisin, iyi kalplisin, seni seviyorum, çok yeteneklisin yazmayı bırakma diye uzayıp giden içtenlik dolu mesajlar atıyor. Öyle anlık sohbetlerde çok laf yapan biri değilim, düşünüp uzun uzun yazma taraftarıyım, içimde oluşturdukları sevinci ne kadar belli edebildiğimi bilmiyorum ama, burada dahi gelen her yorum bana tekrar tekrar hayaller kurduruyor.
Zaten ben yazmayı bırakamam. Bundan ibaretim. Kendimi istediğim gibi ifade edebildiğim tek zaman elime kalemi aldığım zaman. Konuşurken, mesaj yazarken, telefonda söylemek istediklerimi söyleyemiyorum. Düşünüp yazmaya başladığım zaman, içimdekiler bir 'millet ne der' süzgecinden geçmeden, olduğu gibi kalbimden kalemime dökülüyor. Normalde kendime bile itiraf edemediğim tüm gerçeklerim, defterlerimde yer aldıysa, inanmaktan başka çarem kalmıyor.

Velhasıl bugün bu sohbeti çok uzatamıyorum. Kendimi yeni şeylere hazırlıyorum. Benliğimi aramaktan çıkıp, kendimi yeniden yazmaya çalışıyorum. 3 yıldır, 3 gündür veya 3 saattir burada olan herkese teşekkür ediyorum, iyi ki varsınız. Bütün içtenliğimle söylüyorum bunu. Beni okuyup anlayanlar oldukça yazmak daha özel ve daha anlamlı oluyor.

23 Ağustos 2016 Salı

birikmişlikler vesaireler



 Selamlar, iyi akşamlar.  Denemeye geldim. Deniyorum denemeye çalışıyorum nereye varırım bilmiyorum. Nereye varacağını bilemeden yazmak daha güzel. Sonun sana sürpriz yapıyor. Kendi kalemin seni şaşırtabiliyor. Yalnız şu var, neden insan yazarken biraz daha duygusal, biraz daha karamsar ruh haline düşüyor? 

''Geçtiğin yerler hep kahve kokuyor'' cümlesi ne güzel bir iltifat. Kahve ve kokusu. Kahve kokan kız olmak. 
 Kelimeler üzerinde düşünmeyi ya da oynamayı seviyorum. Kelimeleri hissetmeye çalıştığım bir gündeydim, bir şeyler üretip not alıyordum. Kafamda alfabe hakkında fikir yürütürken, arasında taşıdığı harfleri düşünerek 'az' kelimesinin ne kadar fazla olduğuna bakakaldım .Sonra  a ile başlayıp z ile biten kelimelerin ne kadar özel olduğunu, sanki bir tür sonsuzluk ya da var olan her anlamı ve her harfi taşıyormuş gibi  asil olduklarını düşünüyordum, yolda yürüyorum bi' yandan. Araba geçiyor, kafam dağılacak tam ama hissetmek istiyorum.  Örnek arıyorum bu kelimelere; akdeniz, amansız, alakasız.. Bunları düşünürken a ile başlayıp z ile biten  tarif edemeyeceğim bir ayrıntı çarptı kafama, gülümsetti itiraf ediyorum. Aslına bakarsanız bu ayrıntı beni sık sık gülümsetiyor. Velhasıl kelimelerin taşıyabilecekleri anlamlar üzerinde düşünmeyi de seviyorum. Kişiye göre ya da kişiler arasında değişen anlamlar. Daha üretecekken yürüyeceğim yol bitiyor, kafam dağılıyor.

  Her kalemde satırlara cevaplamaya korktuğum; aslında cevabını bulmayı pek de istemediğim sorular düşüyor. Yazmadığın her dakika zarardasın demişti biri, ben uzun süredir zarardayım gibi. Ve ben biraz da zararlıyım. Kime' demeye gerek yok kendime. İç çatışmalar insanı kendi içinde parçalara bölüyor ve kimin kim olduğu ayırt edilemiyor. Aslında hepsi kişinin kendisi. Ve düşünceleri ne kadar fazla olursa hayalleri o kadar güzel oluyor.
 Overthinking diye bir terim var türkçeye güzel çevrilmiyor. Ama şöyle diyorlar; var olmayan problemler yaratma 'sanatı'. Emin olabilirsiniz sanatımı elimden geldiğince güzel icra ediyorum. Başarılıyım ki sadece bu konuda alçak gönüllü olmaktan münezzeh ve uzağım.

Hayal gücümü içinde kayboluncak kadar genişletmek istiyorum, illa kaybolacaksam, hayallerimde kaybolmalıyım.

 Aslında insan nerede yanlış yapsa, ya hisleri yüzünden ya mantığı yüzünden yapıyor bu nesnel bir gerçek. Beyin ve kalp bir çatışma içerisinde, bu da ruhu parçalara bölüyor. Kalbin yaptıramayacağı şey yok ama beyin de mutlu yaşamayı vaadediyor. Kalp insanı yoruyor ama beyin de biraz duygusuz kalıyor. 
Kalbimi seviyorum ama beni çok üzüyor, ama hissedebileceğim en güzel şeyleri bana hissettiriyor. 
Mantığımı seviyorum ama bazen beni robotlaştırıyor, ama yaşayabileceğim en doğru hayatı bana sunuyor.
Ruhumu seviyorum ama beni parçalara ayırıyor, ama düşleyebileceğim en güzel hayalleri benim için yaşanmışçasına saklıyor.

  Hayal kurmak, insanın zihninde sınırlı kalmıyor. Çoğu kez gerçekleşince büyüsünü kaybeden hayaller, gözlerini kapatıp düşlerken seni sonsuz bir büyünün içine düşürüyor. 

Düşlerimin içinde kaybolmak istiyorum.

 Ne zaman olacağı, hatta olup olmayacağı bile belli olmayan bir olay için gün saymak, umudun hayatı ne denli özel kıldığını gösteriyor. Evet, ne zaman olacağını bilmediğim, hatta gerçekten olacağından bile şüpheli olduğum bir olay için aylardır gün sayıyorum. Umudum hayatımı özel kılıyor.

 Kafama önceden taktığım bazı sorunlar, başıma gelip geçince o kadar da önemli değilmiş geçti bitti oluyor ve bu beni epey mutlu ediyor. Zaten şey diyordum; şu an yaşadığımızdan daha ciddi bir acı yaşayınca önceki anlamsız ve önemsiz geliyor. Acınınsa sınırı yok, arttıkça artabiliyor ki bu da acı çekmeyi ve üzülmeyi gereksiz hale getiriyor. 
Üzülmekten çok, kendime anlam yüklemeye, her şeyi, herkesi, her duyguyu en zirvesine kadar hissetmeye çalışıyorum.Kendimdeyim ama henüz kendimi bulmadım. Ruhumun tüm eksikliklerini tamamlamaya çalışıyorum. Bakın yine deniyorum. Denemek güzel, aslında hayat cidden güzel.
 Bazı birikmişlikler sonucu yine bir sonuca varamadan, yazıyı bitiriyorum.

30 Temmuz 2016 Cumartesi

iyi denemeydi montaigne



 Benim korkum yazdıklarımın beğenilmemesi değil. Korkum; bu beğeniyi takıntı haline getirebilme ihtimalim. Yani ya gün gelir de, kendim için değil, okuyanların beğenisi için yazacak olursam?

  Manevi sıkıntılar diğer sıkıntılardan daha ciddi bence. Derdin ne, çocukların mı aç, hasta eşine mi bakıyorsun, ev mi geçindiriyorsun diyerek duygusal acıyı ve zorlukları küçümseyen insanlar acımasız ve duygusuz geliyorlar bana. Bu somut sıkıntılar geçer, ya da imtihandır, hayatının sonuna kadar bununla yaşarsın. Ama somuttur, çare vardır. İmkansız değildir. Dermanını insanlarda bulabilirsin,dua edebilirsin, çalışabilirsin, en azından elinden bir şeyler gelir. En azından sabredebilirsin.
 Ama insan manen çöktüğü zaman, bunu kendisi bile düzeltemez, düzeltecek gücü kendinde bulamaz. Düzeltmek isteyenlere düşman kesilir. Bu soyut sıkıntılar insanı yaşamaktan uzaklaştırır, umudunu emer ve hatta intihara sürükler. Yaşamanın en gereksiz şey olduğuna, en küçük umudun bile en derin karanlıklara dönüştüğüne inanırsın. En kötüsü bunu görürsün. Hüsrana komşu olursun.

  Şubat ve haziran ayları arasında olacak, o dönemde hüsrana komşu olmak ne demek gördüm. Yaşamaktan uzaklaştım,umudum yok oldu ve yaşamanın en karanlık, en gereksiz şey olduğuna inandım. Bunu gördüğümü sandım. Kalbimle inandığım sayesinde intihara sürüklenmedim ama ölümü her şeyden çok diledim, doğrudur. Sinir hastası gibi bir hasta olduğumu ya da delirdiğimi zannettim.
 Kafamda kurduğum kurguları, gerçeklikten ayıramayacak hale geldim. Kendi düşüncelerimde boğuldum ve her seferinde tekrar dirildim. Bazen düşündüklerimi gerçek zannedip, bazı yaşadıklarımın hayal olduğunu sandım. Hayali arkadaşlarım hiç olmadıkları kadar fazlaydılar ve en kötüsü onlarla konuşmam da gerçekteki insanlarla konuşmam gibi bir etki bırakıyordu bende. Hayalimde sevinince kendi kendime gülüyor, hayalimde sinirlendiğimde bu sinir gerçeğe yansıyor hatta bazen ağlıyordum. Cidden delirmiş gibiydim. Gerçek ve hayali ayıramayan bir deli.
  Beni bu kadar dibe kimler ve neler sürükledi konusuna bakarsak, bunlarla ilgili yazılmış sayfalarca yazı var ve burada herkesin içinde, zihnimin kuytularına gömdüğüm acıları hatırlayacak ve hatırlatacak kadar cesur bir insan değilim. Bunun cesaretle alakası var mıdır yoksa akıllıca bir hareket midir, tartışılır.
''Çoğu zaman insanları güçlerinden aslında güçleri olmadığını iddia ederek vazgeçerler.''
 Zorluklar karşısında, savaşacak gücümün olmasına rağmen; başarısızlıklarımı, umutsuzluğumu, ve benzeri can sıkıcı hallerimi ağır bir depresyon bahanesiyle açıklamak, itiraf ediyorum ki; kolay geldi. Savaşıp yaşadığım bütün manevi zorlukları atlatacak gücümün olmasını bilmeme rağmen, belki de yorulmuş olmamdan kaynaklıdır ki, her şeyden elimi ayağımı çekip kendimi bırakmak, birilerinin gelip beni kurtarmasını beklemek kolay geldi. Kurtarmaya gelen olmadı mı, oldu. Uzattıkları ele tutunmak işime gelmedi. Kabul ediyorum gücümün olmadığını iddia ederek, kolaya kaçtım.
 Kendimi kayıp mı ettim, yoksa hiç mi bulamamışım ki aylardır  yoğun, yorucu arayışlarla, benliğimi bulmaya çalışıyordum. Fark ettim ki, kendimi oturup düşünerek bulacak değilim, yaşamam ve yaşarken yaptıklarım beni kendimle tanıştıracak. Bu arayışın gereksiz olduğu farkındalığı, dünyayı daha yaşanılabilir bir yer kıldı.
 Ben böyleyim gibi sınırlandırıcı kalıplara kendimi saklamaktan vazgeçtim. Başkalarının 'sen şöyle bir insansın' gibi nitelemelerine izin versem de; kendime bu nitelemelerin arkasına sığınmak için izin vermiyorum.
 Kurtuldum, nasılını soracak olsanız, ben de kendime soruyorum ama bilmiyorum. Hem de kendim kurtuldum. Sebepler oldu tabi, bazı şeyleri fark etmemi sağlayan, yaşanmışlıklar, cümleler, sözler elbet oldu. Ama en nihayetinde kendim kurtuldum.
''Birden duracaksın soracaksın kendine, neden bu düzen böyle,neden herkes sahte? Sonra bakacaksın göreceksin çaren yok, devam edeceksin,yalandan yaşamaya.''
 Her günümü mutlu eğlenerek geçiriyorum diyemem ki asla da bunu istemem. Yaşamanın bi' anlamı kalmaz öyle. Ama üzülsem bile içimdeki huzurun ve özellikle umudun bilinciyle, üzülmenin bile tadını alarak yaşıyorum.
Sürekli bir şeyler keşfetmeye çalışmak yerine, var olanı yaşamayı deniyorum.
 Hayal kurmak güzel, belki de dünyanın en güzel eylemi. Ama yaşadığım gerçekliğin bilincine varmak, hayal kurmak kadar önemli. Biraz gerçekçi düşündüğün zaman, ve bunu anlayabildiğin zaman, hayal kırıklıkları seni üzmüyor.

 Eğer süper kahramanlarımız bir kez yenilseydi kötülere, ilk yenilmemizde bu kadar tökezler miydik?
Süper kahraman olmadığını fark etmek büyümek demek midir? Peki kötüleri yenen bir süper kahraman olduğunu hayal etmek yalnızca çocukların işi midir?


 Eski yazılarımdan bugüne doğru baktığımda, yazıların montaigne akımına kapıldığım denemelerden uzaklaşıp, çoğunluğu kendi içimde derin anlamlar taşıyan sanatsal bir bütün oluşturmaya çalışmış cümlelere yoğunlaşmışım. Bu aralar yine eskisi gibi denemeleri deniyorum. Montaigne'e sadık kalmaya çalışarak.
 Her şeyde elimden geleni yapıyorum ama takıntılarımdan uzak, kafamı rahat tutmaya çalışıyorum.  Yazılarımı beğenme konusunu başta söylerken buralara geldim. Sohbet havasında geçti benim için. Biraz da durum raporu, durum değerlendirmesi oldu. Merak edene, iyiyim. İyileştim. Hayatı ve yazmayı seviyorum. Tabi yine de tedbir olsun diye insanlardan uzak durmaya çalışıyorum. Teşekkür ederim.